A Knight of the Seven Kingdoms, selefleri olan Game of Thrones ve House of the Dragon’ın ardından gelen üçüncü A Song of Ice and Fire uyarlaması olarak; yetim, yurtsuz ve tecrübesiz bir şövalye olan Sör Uzun Duncan —ya da kendi deyimiyle Dunk— ile onun becerikli ve hazırcevap yaveri Yumurta’nın hikâyesini konu alıyor. 19 Ocak’ta izleyiciyle buluşacak olan A Knight of the Seven Kingdoms, bizi saray entrikalarından, büyük adamların ve ejderhaların hikâyelerinden olabildiğince uzak tutuyor. Bunun yerine, küçük bir bölgede geçen mütevazı bir hikâyenin başlangıcına tanıklık etsek de olayların gelişimi, zaman içinde yaşanacak büyük değişimlerin de temelini oluşturuyor. Kitabı okuyanların da bileceği üzere bu, tam olarak hedeflenmesi gereken yaklaşımdı ve dizi bunu layıkıyla gerçekleştiriyor.

“Tüm erkekler aptaldır ve söz konusu olan kadınlarsa, tüm erkekler birer şövalyedir.”
Game of Thrones’un dördüncü sezonunun ilk bölümünde, kendisinden tiksindirecek kadar etkileyici performansıyla Jack Gleeson’ın canlandırdığı Joffrey Baratheon, Kral Muhafızları’nın büyük kahramanlıklarının ve başarılarının kaleme alındığı Beyaz Kitap’ı okurken Sör Uzun Duncan’ın adına rastlıyordu. O sahneyi izlediğim günden beri bu karakter aklımda yer etmiş ve ilgimi çekmişti; zira genellikle Kral Muhafızları’na bir ya da iki sayfa ayrılırken, Dunk için tam dört sayfa ayrılmıştı. Geçen sene kitabı okuduğumda ise hikâye beni hızla etkisi altına aldı ve A Song of Ice and Fire serisi içinde okumaktan en keyif aldığım anlatı hâline geldi.
Mini dizi formatında bir A Knight of the Seven Kingdoms uyarlamasının geleceği haberleri ortaya çıkmaya başladığından beri merakla bu günü bekliyordum; sonunda geldi, izledim ve büyük bir mutlulukla söyleyebilirim ki çok beğendim.
A Song of Ice and Fire evrenindeki her iyi şövalye gibi Dunk’ın da üzücü ama anlatılmaya değer bir hikâyesi bulunuyor. Bit Çukuru’nda bir yetim olarak büyüyen Dunk, şans eseri malı mülkü olmayan gezgin bir şövalye olan Pennytreeli Sör Arlan’la tanışıyor. Kitaplarda bu ikilinin tanışma hikâyesi ayrıntılandırılmasa da dizide buna bütünüyle adanmış, duygusal yükü oldukça ağır bir bölüm yer alıyor. Bu bölüm, hikâyenin ana fikrini son derece iyi kavrayıp yansıttığı için ağırlığı izleyenin yüreğine de çöküyor.
Bir gezgin şövalye, şövalyelerin en hasıdır, Dunk,” demişti ihtiyar uzun zaman önce. “Diğer şövalyeler, onları koruyan ya da topraklarının sahibi olan lordlara hizmet eder ancak bizler, davalarına inandığımız insanlar için nerede istersek orada hizmet ederiz. Her şövalye zayıf ve masum olanı korumak için yemin eder ama yemini bana kalırsa en iyi biz tutarız.
Bunu evrene ve karakterlere özgü bir anlatı olmasının ötesinde düşündüğümüzde, hikâye en temelde iyi bir insan olmanın ne anlama geldiğiyle ilgileniyor. Çünkü insanlar bazen doğru olanla iyi olanı birbirinden ayırt edemiyor ve bunun çok ağır sonuçları olabiliyor.

“Meşeyle demir, beni iyi koru, yoksa ölüm ve cehennem yolun sonu.”
A Knight of the Seven Kingdoms, “küçük bir yerde geçen küçük bir hikâye” dediğimde aslında anlatının çapını kastetmiyordum. Yaklaşık 100–110 sayfalık bir novella olan Gezgin Şövalye, şu ana kadar Dunk ve Yumurta’nın yayımlanmış üç novellasından biri olma özelliğini taşıyor. Bu karakterlerin zaman içinde tam olarak neler yaşadığını hâlâ bilmiyor olsak da hikâyelerinin başlangıcı, on yıllar sonra bile etkisi hissedilecek başka olayların da temelini oluşturuyor.
Dunk ile Yumurta arasındaki ilişki dinamiği ise her anlamda hikâyenin kalbini oluşturuyor. Bu noktada Peter Claffey ve Dexter Sol Ansell, rollerinin gerektirdiği duyguyu kusursuz bir şekilde yansıtmayı başarıyor.
Ashford Turnuvası, A Knight of the Seven Kingdoms hikâyesi göz önünde bulundurulduğunda, birden fazla nedenden ötürü büyük bir önem taşıyor. İlk bölüm, Dunk’ın baba bildiği tek kişi olan Sör Arlan’ın ölümüyle açılıyor. Çocukluğundan itibaren onun yaverliğini yapmış olan Dunk, Sör Arlan’ın son nefesinde kendisini şövalye ilan etmesiyle derin bir boşluğa düşüyor; hayatında yapabileceği tek şey ise o an yakınlarda düzenlenen turnuvaya katılarak varlığını ve hayatını sahiplenmek oluyor.
Ahmak dunk, kale duvarı kadar kalın kafalısın ve kağnı kadar yavaş çalışır aklın.

“Ve yarının bize ne getireceğini kim bilebilir.”
Üçüncü bölüm, kitapta okumaktan oldukça hoşnut kaldığım bir kısmı barındırıyor. A Knight of the Seven Kingdoms, Game of Thrones‘un da ilk sezonlarında oldukça iyi yaptığı alt tabaka olarak addedilen insanların hayatlarına oldukça zaman ayırıyor. Bu anlamda üçüncü bölüm, Dunk’ın turnuvaya katılmak için atlarından birini ve eski ustası Sör Arlan’ın zırhını satmak zorunda kalmasından tutun, şövalyelik yeminine kimse şahit olmadığı için yalancı olarak suçlanmasına kadar dürüst bir şövalye için oldukça dramatik diyebileceğimiz anlar barındırıyor.
Bu bağlamda, hikâyedeki rolü asli metne kıyasla oldukça genişletilmiş olan “Gülen Fırtına” lakaplı Lyonel Baratheon’la tanışmamız hiç de tesadüf değil. Bu dönemde henüz Fırtınaburnu’nun varisi olan Lyonel Baratheon’u Daniel Ings canlandırıyor ve bana göre bu performans, dizi adına en büyük sürprizlerden biri oluyor. Dunk’ın samimi bir şekilde sohbet edebildiği nadir soylulardan biri olması, buna karşın Lyonel Baratheon’un onun dertlerini asla tam anlamıyla kavrayamaması, hikâye açısından oldukça tatlı bir ekleme. Bununla birlikte bu tercihin, ileride yaşanacak bazı karşılaşmaların duygusal yükünü artırmaya yönelik bir hazırlık olabileceğini düşünerek bu övgümü de burada noktalıyorum.
Bir şövalyelik hikâyesi söz konusu olduğunda, bir aşk anlatısının da kaçınılmaz olması şaşırtıcı değil elbette. A Knight of the Seven Kingdoms bu noktada sizi ne kadar memnun eder bilemiyorum; ancak bunun şövalyeliği romantize eden bir eser olmaktan ziyade, şövalyelik kavramını sorgulayan bir anlatı olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, işlerin ideal bir şekilde ilerlememesi de oldukça doğal. Prensesler ejderhaların koruduğu kalelerden kurtarılmıyor belki; fakat Tanzyn Crawford’un canlandırdığı Tanselle, hazırladığı kukla oyununda ejderhayı öldürdüğünde, Finn Bennett’in canlandırdığı Aerion “Parlakalev” Targaryen tarafından parmağı kırılarak cezalandırılıyor. Bir masuma ve hoşlandığı kadına kalkan eli gördüğünde ise Dunk’ın, bana göre A Song of Ice and Fire evreninin en nefret edilesi karakterlerinden biri olan Aerion’ı evire devire dövmesi, doğrusu içimi epey rahatlatıyor.

“Yeminini unutmayan bir şövalye.”
Her bölümü ortalama 30 dakikadan oluşan A Knight of the Seven Kingdoms, prodüksiyon anlamında da sınıftan geçiyor. CGI kullanımı, önceki iki diziye kıyasla çok daha az ve bütçe düşük fakat hiçbir noktada eğrelti ya da kötü durmuyor. Şahsen, rahatlatıcı çayır çimen manzaralarını izlemekten epey hoşlanıyorum ve bana bunun bir yolculuk hikayesi olduğunu daha çok hissettiriyor. Hikayenin daha geniş bir kitleye hitap etmesi adına, bunun olduğundan çok daha iç ısıtan bir maceraya dönüşmesi gerektiğine inanıyorum.
Aranızda gerçek bir şövalye yok mu?
Bu durum elbette A Knight of the Seven Kingdoms’ı, Game of Thrones ya da House of the Dragon’dan daha az sert ve gerçekçi kılmıyor. Hikâye boyunca karşımıza çıkan unsurlar ve yaşananlar hâlâ oldukça dramatik; çoğu zaman da iyi şeyler olmuyor. Ancak mesele, saray entrikalarıyla konumunu yükseltmeye çalışan asillerden ziyade iyi bir insan olmaya çabalayan Dunk ve onun hevesli yaveri Yumurta olduğunda, ortaya takip etmesi kolay, rahatlıkla sevilebilen ve konforlu bir anlatı çıkıyor. Şunu da unutmamak gerekir ki burada karşılaştığımız soylular bile esasen çok derinleştirilmiyor. Baelor “Mızrakkıran” Targaryen, bir otorite figürü olarak sahneye çıkıyor ve adil oluşuyla kalbimizi kazanıyor. Kardeşi Maekar ise onunla pek bir ortak noktası olmamasına rağmen, diğer dizilerde sıkça gördüğümüz mide bulandırıcı asiller kadar kötü resmedilmiyor.
Bunun en büyük nedenlerinden biri de A Knight of the Seven Kingdoms’ın epey komik bir iş olması diyebilirim. Bertie Carvel ve Sam Spruell dâhil olmak üzere pek çok karakterin kendine özgü mizahi anları var. Bunlar beni oldukça eğlendirmiş olsa da, bu tonun herkesin hoşuna gitmeyebileceğini düşünüyorum.
Sonuç olarak A Knight of the Seven Kingdoms’ı, ortaçağ şövalye romanslarının A Song of Ice and Fire evreninde geçen modern bir yorumu olarak özetleyebilirim. Game of Thrones ya da House of the Dragon gibi yayımlandığı yılı kasıp kavuran bir dizi olacağını sanmıyorum; ancak küçük ölçekli, yer yer umut dolu ve her şeyden önce onurlu bir hikâye anlatıyor.
Soylu amaçlara ve hepimizin içindeki Sör Dunk’a.
GG
Daha fazla haber ve incelemelerimiz için sitemize ve sosyal medya hesaplarımıza göz atmayı unutmayın!
A Knight of the Seven Kingdoms
A Knight of the Seven Kingdoms, kaynak eserini kusursuz bir biçimde uyarlıyor. Üzerine yaptığı her ekleme son derece yerinde ve hikâyenin özüne sadık; son yıllarda benzerine pek rastlamadığımız, ölçeği küçük ama ruhu son derece büyük, unutulmaz bir iş ortaya koyuyor.
Artıları
- Güçlü karakter dinamikleri
- Kendisinden çok daha büyük bir anlatıya başarıyla hizmet ediyor
- Prodüksiyon, set tasarımları, kostümler on numara
- Oyuncular özenle seçilmiş, uçan kimse olmadığı gibi boş performans da yok
Eksileri
- Bazı anları herkese göre olmayabilir
